“Neden bana normal olmanın…”   Leave a comment


Dinlerken çocukluğumu -Grace Slick gibi olmak istediğim, dilimin döndüğü kadar şarkılarını söylediğim günleri- hatırladım. O dönem bulutlara yuva yapmış kırmızı kanatlı güzeller güzeli bir kuştum. Yorulunca bulutlara uzanır güneşi izler, güneşli şarkılar söylerdim.
Yıllar geçti, büyüdüm(!). Büyüdükçe de kafesteki muhabbet kuşundan bir farkımın olmadığını zorla da olsa öğrettiler.Tabi Grace Slick olamayacağımı da.

” Artık çocuk değilsin Arjin.”

Hem Güneş de yakıcıymış. “Normal” isteklerim olmalıymış. Hani büyükler aleminde her şey normal karşılanıyordu? Neden bana normal olmanın bu denli acı verici olduğunu söylemediniz?

Ve ben artık Grace Slick şarkıları söylemiyorum. Denedim, hep bir yanı eksik kaldı.

Nilgün Marmara haklıydı.

” Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi.”
Yitip giden buydu.

 

Arjin ÖZTÜRK
29 Aralık 2014
facebook hesabı

* * * * *

” Sally Go Round The Roses – Great Society (Grace Slick) ” başlıklı bir vidyo ile birlikte paylaşmıştır.

Posted 29 Aralık 2014 by 13urakD in ben demedim o dedi, ucundan(?) hayata dair

Bilirim Seversin   Leave a comment


Ayrımcılıktan değil ama insanlar ikiye ayırılır: Sevilmeyi bilenler ve sevilmeyi bilmeyenler.

Daha sonra yapılacak her ayrım da bunun illa ki bir alt kolu olacaktır. Mesela öyle sevilmeyi hak eden ya da etmeyen insan diye bir ayrım yoktur. İnsan sevilmeyi biliyorsa, sevilmeyi hak ediyordur. Sevilmeyi bilen insan sevginin türünü önemsemez. Anne, baba sevgisi ayrıdır, sevgilinin aşkı başkadır ama onun için hepsi sevgi etiketlidir. Sevenine değer verir. Seveninin her istediğine cevap veremese de üzmez sevenini. En azından bir oturur, konuşur. Seveni unutsa kendisi hatırlar, arar, bir hal hatır sorar…

Ve kim ne derse desin sevmeyi gerçekten bilen insan da ancak ve ancak sevilmeyi bilenler arasından çıkar.

– 2012 mayıs başı –
– adana –

Posted 08 Mayıs 2012 by 13urakD in karalama defterim

yemsizlik mevzuu   Leave a comment


pencerenin yer seviyesinin altına düşmekte olduğu bir amfide gömleğin kol boyunun tartışıldığı bir mevsimde dinlemiştim bunu da…

efendim, günün birinde hocanın biri eşşeğe yaptığı harcamanın çok fazla olduğuna kanaat getirmiş. ne yapmalı ne etmeli derken bir de fark ediyor ki, eşşeğin yeminden suyundan başka masrafı yok zaten. öyleyse diyor, “bu eşşeğin yemini azaltmalı.” ama hoca öyle düşüncelidir ki, bunu bir anda yaparsa eşşeğin uyum sağlayamayacağını anlar ve yemden her gün bir avuç azaltmak suretiyle mükemmel bir çözüm bulur.

eşşekte ilk günler bir şey fark edilmez, lakin ilerleyen günlerde eşşek halden düşmeye başlar. hocamızsa eşşeğin hâlinden bihaber devam eder yemi azaltmaya. eşşekten ses çıkmayınca gün gelir bir avuç yeme düşürdüğü yiyeceği hiç vermemeye karar verir. eşşek bu ya, doğadan gelmiştir ne de olsa. 3 gün 5 gün çevreden bir şeyler bulur karnını doyurur. lakin onunki de candır ve bir sabah cansız bedeniyle karşılar hocayı.

hoca hayıflanır ve der ki: “tüh be ! tam da eşşeği yemsizliğe alıştırıyorduk! “

eh işte… bizim ülkenin dershanecilik macerası da sanki buna benziyor ?

Posted 29 Ekim 2011 by 13urakD in fıkra gibi :)

çikolata yeriz; mutlu oluruz   Leave a comment


( . . . )

Bahar gelince okulun arka taraflarını çayır çimen dolaşırız; mutlu oluruz… Hayal kuraruz; mutlu oluruz…proje, tasarım vs. yaparız; mutlu oluruz. Çikolata yeriz; mutlu oluruz…

Sonra da dünyaydı, çevreydi, insanlıktı kara kara düşünürüz… Mutsuz oluruz… (Şimdi aklıma geldi madem mutlu-mutsuz olmak bu kadar kolay biz niye hep mutlu olmadık?)

( . . . )

Meliha
Adana Anadolu Lisesi 2004-2005 Yıllığı
Betül Çapar’ı sayfası

* * * * *

bu yıllığı ciltlenmiş halde 10 sefer elime aldıysam 7’sinde bu yazıyı, özellikle bu kısmını okumadan kapatmamışımdır.

* * * * *

Posted 29 Ekim 2011 by 13urakD in ben demedim o dedi

elin ağzı   Leave a comment


fıkradan ziyade oldu bitti hoş bir hikâye olarak hatırlarım nasrettin hoca, oğlu ve eşeği üçlemesini.

nasrettin hoca bir gün oğluyla şehre inecek olur da hazırlar eşeğini, vurur semerini üzerine de kurulur. oğlu da yanı sıra kendisini takip eder. daha köyden çıkmamışken iki kadın geçer yanlarından. biri diğerine döner ve ‘gelinim sen anla’ der gibi “koca adamın yaptığına bak. kendisi kurulmuş tepeye, küçücük çocuk yürüyor da yürüyor…” nasrettin hoca durdurur eşeği, kendisi iner oğlunu bindirir bu sefer eşeğe.

köyden henüz çıkmışlardır ki iki kadın daha geçer yanlarından. kadınlardan birisi durumdan yine şikayetçidir: “koskoca adam yürüyerek gelsin, gencecik çocuk eşeğe binsin. bu resmen saygısızlıktır…” bunun üzerine oğlunu da eşeğe bindirir.

daha yolun yarısına gelmemişlerdir ki iki kadın daha geçmektedir yanlarından. içlerinden biri bu sefer olaya eşek tarafından bakar: “ikisi birden binmişler eşeğe. yazık ayol, eşeğinki de can. belini kıracaklar zavallının.” hoca oğlunu eşekten indirir, kendisi de iner. eşeğin dümeni ellerinde üçü birlikte yürürler.

şehre varmamışlardır ki kadının biri yine yorumlama gereği duyar: “şu delilere bak ya. yanlarında eşek var. ikisi de yürüyor. bunlarda hiç akıl yok galiba.”

“görüyorsun ya oğlum, kimseyi memnun edemedik. bir tek eşeği sırtımıza alıp taşımadığımız kaldı, o zaman da bize eşek derlerdi.”

ne zaman ortamın birinde kızların neyden hoşlandığıyla nelerin yapılıp yapılmaması gerektiğiyle ilgili bir konu açılsa… hele ki birileri çıkıp bir başkasını yönlendirmeye kalksa… hele ki garip âşık haklısın demeye başlasa; bu fıkra gelir aklıma. korkarım bir zamanların aslan gibi delikanlısı aşkın yükü altında eşekleşecek diye.

Posted 27 Eylül 2011 by 13urakD in fıkra gibi :)

yürüyerek, düşünerek… / ilk ders – 2   Leave a comment


ikinci bir hazırlık macerasının ardından ders seçimlerini yaptım. ders seçimleri şuydu buydu derken lisans öğrenimimin ilk dersine gidiyorum. Y amfilerinde henüz erkek olduğunu sandığım sezgin hocamın matematik dersine. o zamanlar mekik servisimiz yok muydu, yoksa benim mi bundan haberim yoktu hatırlamıyorum. yürüyorum, tahminen 15 dakika sonra 15 dakika erkenden amfide olmak üzere. gülümsüyorum, hedeflerime yürürken. biraz da ufak tefek başarıları bulunan geçmişimi düşünüyorum. lise, ortaokul diye bahsettiğimiz ilköğretim ikinci kademe yıllarım, ilkokuldaki yaramazlıklarım, lisedeki yaramazlıklarım, ortaokulun antipatik yanlarına rağmen gülümseyerek hatırladığım bir serçeyi donmaktan kurtardığım kış sabahı, 6 yıl taksisini kullandığımız salih amcam, sonraki yıllarda transfer olduğum servisim, o servisten olaylı ayrılışım, dolmuş saatlerini takibim…

o anda başladım küçük bir anıyı hatırlama girişimlerine. bir sabah hatırlamaya çalıştım. otobüse, dolmuşa, taksiye, arabaya binmeden sadece ama sadece yürüyerek ilk derse girdiğim bir sabah… o güne kadar kadar ana okulu da dahil 14 yıl boyunca bir kere olsun okula yürüyerek gitmiş olmalıydım. illa ki kendi evimden başka bir yerde uyanmış olmalı ve yürümüş olmalıydım okula.

sonraki 4 yıl boyunca derslerin yarısına yürüyerek gittiysem de hâlâ ilk 14 yıla dair bir yürüyüş canlanmadırabilmiş değilim.

öyle bir anı işte, yine nüksetti, yine nedensiz sıktı canımı.

Posted 19 Eylül 2011 by 13urakD in Öğretildiler

Bir Cemreydi Geldi Geçti (pdf)   Leave a comment


Benim için yeni bir deneme, yeni bir heyecandı.
Bir hikâyeyle katılmak istedim ve son anda yazdığım
bu eseri düzenleyip teslim etmek pek bir cazip geldi.

Hikâye, damağımda güzel bir tat bırakanlardan oldu. Şöyle ki;
Sosyal & Kültürel Merkez‘in 17. Geleneksel Edebiyat Yarışması (2010)
sonucunda  mansiyon
   ödülü almaya hak kazandırdı.

Hikâyeyi indirmek için tıklayın.

Rumuz:
T E R Z İ

* Mansiyon: Bir yarışmada konulan ödüle uygun görülmemekle birlikte,
anılmaya değer bulunan kimseye veya esere verilen derece.
Kaynak: Türk Dil Kurumu

Posted 18 Ağustos 2011 by 13urakD in karalama defterim

%d blogcu bunu beğendi: